Sappho ve Gece Yarısı Şiiri Üzerine Yorumlar
Şiir7 dakika okuma9 görüntülenme

Sappho ve Gece Yarısı Şiiri Üzerine Yorumlar

Sappho Antik Yunan'nın saygı duyulan, insan duygularını kozmik bağlantılarla ilişkilendirip dışa aktarabilen son derece başarılı bir kadın şairdir. Fragment52 onun en çok bilinen şiirdir.

P
Phobetor

Sappho Antik Yunan Dönem'nin en önemli lirik şairlerinden biridir. MÖ 630 ile 612 yılları arasında Lesbos Adası'ndaki Eressos ya da Mytilene'de doğduğu ve MÖ 570 civarında öldüğü tahmin edilmektedir. Hayatı hakkında elimizde çok az bilgi bulunmasına rağmen birkaç erkek kardeşi olduğu, evlendiği ve Cleis adında bir çocuğunun bulunduğu metinlerinde kendisinin çok az bahsetmesi üzerine düşünülüyor.

Eserlerinin büyük bir bölümü zaman içerisinde kaybolmuş olsa da günümüze ulaşan pasajlar sayesinde ünü günümüzde yaşamaya devam etmektedir. Şiirleri Antik Çağ'da büyük saygı görmüş Mısır'daki İskenderiye Kütüphanesi'nin bilginleri tarafından dokuz kitap halinde derlenmiştir. Buna rağmen bu dokuz kitabın çok büyük bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Bugün elimizde bulunan şiirlerin çoğu eksik, parçalanmış ve akademik yorumlarla yeniden anlamlandırılmaya çalışılan metinlerdir.

Ancak bu parçalanmış halleri bile Sappho'nun edebiyat tarihindeki yerini korumasına yetmiştir. Antik Çağ'da düzenli olarak en büyük şairler arasında sayılmış heykellerle ve sikkelerle onurlandırılmıştır. Hatta Platon'a atfedilen ünlü bir epigramda "Onuncu Musa" olarak anılmıştır:

ἐννέα τὰς Μούσας φασίν τινες· ὡς ὀλιγώρως· ἠνίδε καὶ Σαπφὼ Λεσβόθεν ἡ δεκάτη.

"Bazıları dokuz Musa olduğunu söyler, ne kadar dikkatsizce. Çünkü işte Lesboslu Sappho da vardır o onuncudur."

Bu ifade yalnızca bir övgü değil aynı zamanda Sappho'nun Antik Yunan dünyasında hangi seviyede görüldüğünün de açık bir göstergesidir. Aşkı, özlemi ve insan duygularını son derece kişisel, zarif ve etkileyici bir biçimde ifade edebilmesinden ötürü erkek egemen bir edebiyat dünyasında eşsiz bir yer edinmeyi başarmıştır.

Sappho'nun günümüze ulaşan en ünlü fragmanlarından biri de genellikle "Gece Yarısı Şiiri" veya "Fragment 52" olarak bilinen kısa bir şiirdir.

Δέδυκε μὲν ἀ σελάννα

καὶ Πληΐαδες,

μέσαι δὲ νύκτες,

παρὰ δ' ἔρχετ' ὤρα,

ἔγω δὲ μόνα κατεύδω.

Ay battı,

Ülker(pleiades) de battı,

Gece yarısı oldu,

Vakit geçiyor,

Ve ben yalnız uyuyorum.

Bu pasaj yalnızca birkaç satırdan oluşmasına rağmen son derece yoğun bir anlam dünyasına sahiptir. Bunu ilk incelediğimde dikkatimi çeken ilk noktalardan biri şiirdeki "Δέδυκε" kelimesi olmuştu. Bu kelime genellikle "batmak" şeklinde çevrilse de aynı zamanda "görünmez olmak, görünmeme durumu" anlamını da taşımaktadır. Bu anlam dikkate alındığında şiirin çağrışım alanı bir hayli genişletilebilmektedir. Artık yalnızca ayın ve yıldızların batışından değil aynı zamanda görünmez oluşlarından da söz edilme manası da geçerli olmaktadır. Buradan hareketle kozmik bir yok oluş manası da o kadar anlamsız kalmayacaktır.

Bu nedenle şiiri okurken yalnızca gök cisimlerinin hareketini değil de bir tür kayboluş hissini de görüyorum. Ay görünmez olur. Pleiades görünmez olur. Gece ilerler. Zaman geçer. Ve bütün bunların sonunda ilk kez bir özne ortaya çıkar:

"Ve ben yalnız uyuyorum."

Bana göre şiirin en güçlü yönlerinden biri kesinlikle budur. İlk dört satır tamamen dış dünyaya aittir. Ay vardır. Yıldızlar vardır. Gece vardır. Zaman vardır. Son satırda ise ilk kez bir ben yani “ego" ortaya çıkar. Fakat bu benlik kendisinden önce anlatılan bütün kozmik hareketlerin yanında son derece küçük ve çaresiz görünmeside epey göze batmaktadır.

Şiirde özellikle Pleiades'in anılması da oldukça dikkat çekicidir. Pleiades yani Ülker, hem astronomik hem de kültürel açıdan büyük öneme sahip bir yıldız kümesidir. Antik dünyada mevsimlerin ve zamanın belirlenmesinde önemli bir rol oynuyordu. Şiir üzerine yapılan bazı astronomik tarihlendirme çalışmaları, fragmanda tasvir edilen gökyüzünün kış sonu (25 ocak) ile ilkbahar başlangıcı(6 nisan) arasındaki bir döneme işaret ediyor olabileceğini öne sürmektedir.

Bu noktada benim dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da şiirde geçen "ὤρα" kelimesidir. Bu kelime genellikle "vakit" veya "saat" olarak çevrilmektedir. Fakat Antik Yunancada yalnızca zamanı ifade etmekle kalmaz aynı zamanda uygun an, belirli bir olayın gerçekleşmesi gereken zaman veya bir buluşma vakti anlamlarında da kullanılabilmektedir.

Bu nedenle şiiri okurken burada yalnızca zamanın geçişinin anlatıldığını düşünmüyorum. Bana göre şiirin arkasında bir bekleyiş de bulunmaktadır. Bu yorum ‘Ωρα’ kelimesine dayanmaktadır. Ki diğer okuyuculardan bir kısmı da bu şekilde yorumlaktadır.

Şiirin ilk satırlarından itibaren öznenin geçmiş zamana dair çıkarımlar yaptığını görebiliyoruz. Ay batmıştır. Yıldızlar batmıştır. Gece yarısı gelmiştir. Vakit ilerlemiştir. Bütün bunlar öznenin gökyüzünü izleyerek zamanın geçtiğini fark ettiğini göstermektedir. O dönemde insanların zamanı ölçmek için modern saatlere sahip olmadığını düşündüğümüzde bu durum daha da anlamlı hale gelir. İnsanlar çoğu zaman gök cisimlerini kullanarak zamanın geçişini takip ediyorlardı. Bu yüzden şiirin yapısı bana göre yalnızca bir gözlem dizisi değildir. Aynı zamanda uzun bir bekleyişin izlerini taşımaktadır. Özne gökyüzüne bakarak zamanın geçtiğini fark eder.

Ay batmıştır.

Yıldızlar batmıştır.

Gece yarısı olmuştur.

Vakit ilerlemiştir.

Ve buna rağmen beklenen şey gerçekleşmemiştir.

Bu yüzden son satır bana yalnızca bir yalnızlık ifadesi gibi görünmez. Aynı zamanda bir vazgeçiş, bir kabulleniş ve bir anlamda bu bir yenilgidir.

Burada şiirin özellikle açık uçlu oluşu dikkat çekicidir. Şiir bize beklenen kişinin kim olduğunu söylemez. Hatta gerçekten bir kişi olup olmadığını bile söylemez. Yalnızlığın sebebini açıklamaz. Fakat tam da bu nedenle son derece güçlüdür. Okuyucu kendi deneyimlerini şiirin içine yerleştirebilir.

Benim yorumuma göre şiirdeki bekleyiş sıradan bir bekleyiş değildir. Düşünün; bugün bir saat boyunca hiçbir şey yapmadan beklemek bile birçok insan için oldukça zordur. Sürekli telefonlarımıza bakarız. Saati kontrol ederiz. Dikkatimizi başka şeylere veririz. Oysa şiirdeki özne zamanın geçtiğini yalnızca gökyüzüne bakarak anlamaktadır. Ayın battığını görür. Yıldızların battığını görür. Gece yarısının geldiğini fark eder. Buna rağmen beklemeye istikrarlı bir şekilde devam eder.

Bu durum bana göre beklenen kişiye verilen değerin de bir göstergesidir. Bir insanı saatler boyunca, saatin kaç olduğunu bile tam olarak bilmeden beklemek güçlü bir bağlılık gerektirir. Fakat sonunda beklenen kişi gelmez. Harcanan zaman geri gelmez. Ve özne günün sonunda yalnız başına uyumaya gider.

Bana göre şiirin bir başka ve belki de daha derin katmanı burada ortaya çıkmaktadır. Şiir yalnızca bir bekleyiş şiiri değildir. Aynı zamanda akan kozmik zaman ile bilinçli insan bekleyişi arasındaki gerilimin şiiridir.

Şiirin ilk dört satırında sürekli hareket eden bir evren görürüz. Ay hareket eder. Yıldızlar hareket eder. Gece ilerler. Zaman akar. Bütün bu olaylar öznenin kontrolü dışındadır. İnsan ayı durduramaz. Yıldızların hareketine müdahale edemez. Geceyi geri çeviremez. Zamanı durduramaz. Fakat bütün bu hareketliliğin karşısında öznenin bozmadığı kararlı bir duruşu vardır.

Evren hareket etmektedir.

Özne ise beklemektedir.

Evren değişmektedir.

Özne ise yerinde kalmaktadır.

Ay batmaktadır.

Yıldızlar batmaktadır.

Gece ilerlemektedir.

Özne ise bilinçli bir şekilde hareketsiz kalmaktadır.

Bu durum bana son derece ilginç geliyor. Çünkü şiirdeki özne kontrol edemeyeceği şeylerin farkındadır. Zamanın geçtiğini görmektedir. Geceyi izlemektedir. Gökyüzünün değişimini fark etmektedir. Buna rağmen beklemekten bir türlü vazgeçmez.

Sanki bütün evren akarken o yerinde kalmaya karar vermiştir.

İşte bu yüzden şiirin son satırını yalnızlık kadar bir karar anı olarak da okuyorum. Belki özne sonunda kendi kendine şunu söylemektedir:

"Artık beklemeye değmez. Zaman akıyor ve ben onu geri getiremem."

Bu nedenle uyumaya gider.

Bu ayrıntı bana özellikle anlamlı geliyor. Çünkü uyku burada yalnızca fiziksel bir ihtiyaç değildir. Bekleyişten vazgeçmenin sembolüdür. Zamanın geri döndürülemezliğini kabul etmenin sembolüdür. Yeni güne yer açmanın sembolüdür.

Belki de şiirin en hüzünlü tarafı budur.

Beklenen kişi gelmemiştir.

Harcanan zaman geri gelmeyecektir.

Ay yeniden doğacaktır.

Yıldızlar yeniden görünecektir.

Yeni bir gün başlayacaktır.

Fakat öznenin o gece bekleyerek geçirdiği saatler sonsuza kadar kaybolmuştur.

Şiiri günümüzle ilişkilendirdiğimde de benzer bir anlam görüyorum. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanlar olarak çoğu zaman gökyüzünü bile göremiyoruz. Işık kirliliği nedeniyle yıldızlar görünmez halde. Zamanı anlamak için gökyüzüne değil ekranlara bakıyoruz. Telefonlarımız, saatlerimiz ve takvimlerimiz var. Buna rağmen zamanın nasıl geçtiğini çoğu zaman fark bile etmiyoruz.

Ve günün sonunda yine yalnız uyuyoruz.

Bu yalnızlığı yalnızca fiziksel bir yalnızlık olarak görmüyorum. Bana göre yalnızlık çoğu zaman insan sayısıyla değil, bir kopuş hissiyle ilgilidir. Günümüzde sürekli uyaranlarla çevriliyiz. Neredeyse hiçbir zaman gerçek anlamda yalnız kalmıyoruz. Fakat uyku farklıdır. Uyku insanı dünyadan ayırır. Onu kaçınılmaz biçimde kendi içine döndürür. Günün sonunda bütün o koca evren kişiyi uykusunda yalnız bırakır.

Bu nedenle Fragment 52 bana yalnızlığı, zamanı, bekleyişi ve insanın evren karşısındaki küçüklüğünü aynı anda düşündürüyor. Belki de şiirin gücü tam olarak burada yatmaktadır. Yalnızca birkaç satırla hem aşkı hem zamanı hem umudu hem de vazgeçişi öyle zarif, öyle ince bir şekilde anlatabilmektedir.

Bu yüzden bana göre Fragment 52 yalnızca bir yalnızlık şiiri değil akan kozmik zaman ile bilinçli insan bekleyişi arasındaki gerilimin şiiridir.

Paylaş:

Yorumlar

Yükleniyor...

Yorum yapmak için giriş yap veya hesap oluştur.